Bilinçaltı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Bilinçaltı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20150729

Teletubbies

In not-so-distant future, man took a step further in the technology oriented life style. Fanatics transformed their bodies to mostly machines, integrated antennas and monitors on themselves and finally lost their humanity. A war sprung between them and the conservative naturalists. This fourth world war began and ended in a single day.

A handful of survivors from these revolutionist transformists grow a little conscience and realise the catastrophy they created. They tried to breathe life back to earth in an oasis of land piece they found.

Unfortunately, their research and experiments to give life back to earth among repopulation and reanimation of lost life forms failed. And they finally gave up. 

They accepted the fact that they are the last living things on earth with the bunnies they kept for the experiments.

They released the rabbits and waited for their own lives to end in a delirious state of mind.

The little man in the sky was watching them, laughing at their misery.


20150720

Renkler, bi susun


Uykum var, ama uyumam yok. Okumam var, ama yazmam yok der gibi. Yine zararsız ve ucuz yoldan gerçekle hayal arasındaki asma katta sıkıştım. Gerçeği görüyorum ama gözlerim hayalde.

Gözlerim açıkken göremiyorum, kapatınca her şey çok net. Retinamdan ışığın geçişini çeşitli duyularla hissediyorum. Maviler kadifeye dokunur gibi huzur verici, Kırmızlar ise bir zımparanın açık yarana sürtmesi gibi can yakıcı. Beyaz, vanilya tadında ama çok şekerli, mide bulandırıcı. Siyah'ta da karanfilin verdiği acı bir ferahlık var.

20150715

Sıcaktan

Yemyeşil ağaçların ve simsiyah asfaltın kesiştiği bir noktada, bizi o sümük gibi yapışkan ve alerjik polenlerden koruyan hava geçirmez camların arkasında, soluyacağımız havayı temizlemesi gereken genzi balgamlı havalandırmanın altında, belimi iki yerinden sakatlayan ergonomik sandalyemin üstünde, günümün bir sekiz saatini daha paraya dönüştürüyordum. İçerideki hava artık katı hale geçmiş, ciğerlerime dolmakta güçlük çekiyordu. Ter bezlerim her an patlamaya hazır bir ergen gibi tetikteydiler.

Yanımda bir adam belirdi, sadece gözümün yanıyla baktım. Göz teması gereksizdi uzun zamandır, monitör yeterliydi iletişim için. “Klimayı açayım bari, sıcaktan beynin sulanmış senin” dedi. Klimanın düğmesine bastığında kibar ve melodik bir bipleme sonrasında tavandaki deliklerden ince ince gökkuşakları süzülmeye başladı. Renkler içimizden geçip giderken tüylerim diken diken oldu.

Teşekkür etmek için adama döndüm, gülümsemesi kulaklarına vardı. Deyim olarak değil, gerçekten. Ağzının iki kenarı yavaş yavaş kulaklarını geçti ve sonunda kafasının arkasında birleşti. Kafası bu yatay çizgide ikiye ayrıldı, çenesi ve geri kalan tüm vücudu bir balon gibi yavaşça sönmeye başladı. Minicik, havası gitmiş ve kafasının üst yarısı olmayan bir adamcık yerde yatıyordu şimdi. Üst kafa ise yarım ağızla sırıtarak (hayır, bu da deyim değil, sadece üst yarısı olan bir ağız) havada bir UFO gibi asılı duruyor ve gözlerini kırpmadan bana bakıyordu.

Yavaşça uzaklaştım masamdan. Uçan yarım kafa mesafesini koruyarak arkamdan gelmeye devam etti. Hızlıca lavaboya girip kapıyı arkamdan kilitledim, kapının dışından yumuşak bir çarpma sesi geldi, sonrası sessizlik. Neyse, atlattım diye düşündüm. Heyecandan gelen çişimi yapmak için pisuvara yanaştım. İdrarımın koyu rengine bakarken az su içmişim bugün diye geçirdim içimden. O sırada omuzumda bir karaltı hissettim yine. Başımı çevirdiğimde yarım kafa ile göz göze geldik. Yavaş yavaş yükseldi ve bakışlarını omuzumdan aşağı çevirdi.

Ben de aynı yere, önüme baktım. Pisuvarda biriken idrarımın daha da koyu bir renk almaya başladığını fark ettim. Git gide yoğunlaştı, iyice karardı ve kabarmaya başladı. Bir el şeklini alarak yoğun bir sıvı halinde yükselmeye devam etti. Geri çekildim, fermuarımı toparladım. Sıvı git gide ağırlaşıyor ve genişliyordu. Pisuvar çatırdamaya başladı, kısa sürede dayanamadı ve parçalanarak LAAAAPS! diye yere düştü.

Artık simsiyah olan sıvı saçılmadı. Büyük yumuşak bir pilates topu gibiydi ve büyümeye devam ediyordu. Yavaş yavaş şekil almaya başladı, "Oha lan, Terminatör gibi oldu" dedim içimden. Omuzumun üstünde havada duran yarım kafa bir kaç tür etrafında döndükten sonra şekillenen figürün üstünde durdu. Vücut bulan sıvıya dokunduğunda iki cıva damlası gibi birleştiler ve adam artık tek parça olarak karşımda duruyordu.

“Bu sefer ellerimi yıkayayım bari” dedi, ellerini yalap şalap yıkadıktan sonra ceketine kurulayıp kapıdan çıktı gitti.

20141203

Olivır


Olivır gazetecide gördüğü sanat dergilerinin kapaklarına hayranlıkla bakıyordu ama yazılanların hiç birini anlamıyordu. “Aşk ve beden deviniminin ruhsal kaosu” Olivır’ın kafasında herhangi bir kıvılcım çaktıramıyordu. Fakat merakına da karşı koyamıyordu. Bir gün parasını biriktirip bu sanat dergilerinden birisini aldı ve bütün gece sabaha kadar okudu, anlamaya çalıştı. Sabaha karşı derginin sayfaları arasında sızmış, salyaları cildin ortasında küçük bir havuz oluşturmuştu.
İşe gitmek için kurduğu alarm tam da Olivır’ın REM uyksunun ortasında çaldı. Derin uykusunun ortasında uyanan Olivır’ın oracıkta bilinçaltını tutan kabuğu çatladı ve bilnçaltı bilinçüstüne aktı. Bir anda algıladığı renk tayfı iki katına çıkan Olivır ne olduğunu anlayamadı. Kafası suya dökülmüş benzin gibi rengarenk dalgalardan oluşan bir yüzey gibiydi.

Elindeki üç beş eşya, oyuncak araba kolleksiyonu, ne varsa sattı, yanına biraz kumanya ve bir çift kürek alıp Avustralya’ya ruhsal bir yolculuğa çıktı. Hayatında aradığı mutluluğu ve aşkı bildiği fiziksel boyutlarda değil, farklı ve gözle görülmeyen, kalple hissedilmeyen boyutlarda aramaya karar verdi.

Önce bir kanguru ile hareketli zıp zıp bir ilişki yaşadı. İlişkilerinin beşinci ayının yetmiş ikinci saatinde çılgın bir hıçkırma nöbeti sırasında onu bir okaliptüs ağacı ile aldattı. Bu olaydan sonra bunalıma giren Oliver, ekmek bıçağı ile hayata altı yerinden küstü. Taa ki üç yıl sonra bir buharlı trenle huzuru bulana kadar. Şimdi Oliver küçük lokomotifleri ile yaşadığı, pembe mantarlı sıcak bir yuva kurdu kendine. Arada ekmek arası mektup yazıp yollayın, çok mutlu oluyor.

- SON -

20140911

Ü.J.K.Ç.


Saçların kapatıyor suratını,
Kim ne yapsın senin ölü atını?
Geceleri uyku uyutmuyorsun,
Kaçırdın bütün ağzımızın tadını.
 ***
Defol git Manyak!
Ürkütücü Japon kız çocuğu
 ***
Vakitsiz ölmüşsün, anladık.
Mezarını da aradık, bulamadık.
İntikam alacaksın diye gerdin bizi,
Sinir hastası olduk, bunaldık.
*** 
Aniden belirip durma hayvan!
Ürkütücü Japon kız çocuğu
 ***
Yalın ayak sulara basıyorsun,
Pis pis halıları ıslatıyorsun.
Motoru bozucan bir de onu çekicez,
Neymiş, Araf’ta dolanıyorsun.
*** 
Basma halıya ulan!
Ürkütücü Japon kız çocuğu.

Ayrılma Isısı


içimdeki boşluk büyüyor,
sen kapıdan çıkarken.
sıcaklığın tenimde yayılıyor,
sen sularda boğulurken

bir damla yaş dökmedim,
tek eksiğim var o günden.
seni bir kez bile göremedim,
fotoselli sifon yüzünden.

20140807

Gözlerim dolu dolu oluyor

Sevgili günlük,

Bugün yaz ortasında dolu fırtınası qeyfi yaşadık. Yağış bizi öğle arasında pidecide yakaladı. Dolu taneleri mermi gibi iniyordu, vurulup yaralananlara acılı lahmacun ile kompres yaptık. Mekanın korsan balkonu göçtü, yağmur oluğu içeri boşaldı. Taş fırına sığınmak için soğumasını bekledik.


Gökyüzü ağza alınmayacak büyüklükte taneleri üzerimize "pütüh, pütüh" diye tükürdü. Arada tükürük de geldi tabi (sulu-kuru yağdı).


Biraz sakinleşir gibi olduğunda (ağlamıyorum çocuklar, gözüme bir şey kaçtı) bi yüzüş arabayı almaya gittim. Dört tarafı sularla çevrili araba parçasına girdiğimde paçalarımın ispanyol paça olmadığına bir kez daha sevindim (daha önce de sevinmiştim komik durmuyorlar diye) eğer öyle olsalardı çok daha fazla su çekerlerdi.

Arabaya bindikten sonra pencereden gözüken manzara, Profesör Emett Brown'un ünlü bir öz deyişini aklıma getirdi: "Where we are going, we don't need roads". Hey gidi profesör dedim içimden, sonra gözümden bir damla yaş akı kapasitörü.


Arabayla suyun içinde ilerlerken arkadan aşağıdan bir şey selektör atıyordu. Baktım ki kendisi bir karpuz, usulca solluyor beni. Bir İzmirli olan arabam Jamal'ın torpido gözünden plaj şemsiyesi sapını çıkarttım ve Kaptan Ahab misali karpuzu mızraklayıp arabaya çektim.



20140601

Evdeki Yabancılar

Balkonu temizlerken bir pamuk topağı buldum, ilginç bir şekilde küreseldi ve içinde tohum gibi bir şeyler vardı.


Biraz daha yakından bakınca tohumların kıpırdadığını farkettim. Topağa dokununca o "tohumlar" dışarıya çıkıp kaçışmaya başladılar:


Bir sürü yavrum oldu.. Anne mi oldum ben şimdi?

20140512

Daktilomdan Dökülenler (*)

(*) ekmek kırıntısı, susam, vb.

Kafası güzel edebiyat macerama henüz iki haneli yaşlara bile gelmeden, daktilo ile başlamıştım (Oh sanki bir Mozart gibiyim beybi!). Şimdi siz sevgili hayran kütlem için tozlu raflardan bu eserlerimden bazı seçkiler çıkarttım ve günümüzün elektrik aldığınız bir-sıfırları içinde sunuyorum. Umarım eğlenirken bir yandan da düşünüp yetkilileri çağırmazsınız. Önce bir varoluşçuluk örneği görüyoruz:


Evet.. Eğer bu derin felsefi paragraftan sağ çıkabildiyseniz sizi kendi yarattığım sıkıntı akımının ilk örneklerinden birisi ile tanıştırayım (diğer bir örneği):


(Edebiyata özenmiş ama "dahi" anlamındaki de'leri de hep yapıştırmış, mal)

20140330

Ocean


Ancak içimizdeki çocuğun gözünden görülebilen "daha fazla" bir dünya. Zaman ve hayat ekseninde insanların ve anıların nasıl değiştiği, detayların soluklaşması. Bu değişimler içinde yakınınızdaki insanlara yabancılaşma ve onları kaybetme korkusu. Neil Gaiman'dan Ocean at the end of the Lane.

"You don't pass or fail at being a person, dear."

"I don't remember how the dreams started. But that's how the way of dreams isn't it?" (Sf. 35)

She shrugged. "Once you've been around a bit, you get to know stuff."
I kicked a stone. "By 'a bit', do you mean 'a really long time'?"
She nodded.
"How old are you, really?" I asked.
"Eleven."
I thought for a while. Then I asked, "How long have you been eleven for?" She smiled at me. (Sf. 40)

"All the fighting and the dreams. It's about money, isn't it?"
"I'm not sure," said Lettie, and she seemed so grown-up then that I almost scared of her.
"Whatever's happening," she said, eventually, "it can all be sorted out." (Sf. 41)

"That's the trouble with living things. Don't last very long. Kittens one day, old cats the next. And then just memories. And the memories fade and blend and smudge together..." (Sf. 61)

Small children believe themselves to be gods, or some of them do, and they can only be satisfied when the rest of the world goes along with their way of seeing things. (Sf. 69)

Adults follow paths. Children explore. Adults are content to walk the same way, hundreds of times, or thousands; perhaps it never occurs to adults to step off the paths, to creep beneath rhododendrons, to find spaces between fences. (Sf. 76)

"I'm going to tell you something important. Grown-ups don't look like grown-ups on the inside either. Outside, they're big and thoughtless and they always know what they're doing. Inside, they look just like they always have. Like they did when they were your age. The truth is, there aren't any grown-ups. Not one, in the whole wide world." She thought for moment. Then she smiled, "Except for Granny, of course." (Sf. 152)

Different people remembers things differently, and you'll not get any two people to remember anything the same, whether they were there or not. You stand two of you lot next to each other, and they could be continents away for all it means anything. (Sf. 236)

20131213

Güven Dayı

Kurtulacaksın...

Arabamda uzun bir süredir oturuyorum, motor kapalı. Soğuk sinsice içime işlemiş, farkında bile olmadım.
Kuşlar toplanmaya başladı aracımın etrafında, acaba onlar da üşüyor mudur diye geçti aklımdan. 
Tam şu anda empati yapabilirim diye düşünürken ufak bir empati kaçırdım sessizce. Ama pencereyi açamadım, hava çok soğuk demiş miydim? Nefes almak zorlaştı.

Bu dağın başında saplanıp kalalı kaç saat oldu bilemiyorum. Acıkmaya da başladım, ayaklarım lezzetli görünüyorlar. Ama mikro dalgaya atmadan önce buzlarının çözülmesini beklemem gerek. Aracın çakmağı iş görür mü acaba? Ah.. Doğru, akü de bitmişti biraz önce, hatırladım. Biraz daha empati yardımcı olur belki.. Oh! Empatinin yanında bir kuple de sempati geldi bu sefer.

Gri renkli bir kuş yan aynanın üzerine kondu, kafasını manidar bir şekilde yana eğdi, gözlerimin içine baktı. Pencereyi açmak için yeltendim, havalandı ve gözden kayboldu. O anda aracın teybinden tıkırtılar gelmeye başladı, akü de bitmişti oysa ki. Kuş teypteki bir delikten başını çıkarttı, "Merhaba" dedi.

İçeri girdi ve direksiyonun üstüne kondu, bana bakıyordu. Ben boş bir ifade ile bakarken kendisini tanıttı, "Güven Dayı derler bana burada.. Sen iyi misin evlat?" dedi. "E..Evet dayı iyi..iyiyim." sesim titrek ve zorla çıkıyordu, söylediklerim hiç inandırıcı değildi. Güven Dayı çenesi düşük çıktı, anlattıkça anlattı; "Ben asırlardan beri buranın bahçıvanlığını yaparım. Soğuktan delirip ölen ruhlar birikir hep bu bahçede, ben de toplarım onları". Bir kanadının ucunu işaret parmağı gibi uzatmış beni gösteriyordu bir yandan. "Ama merak etme, hep yüzlerinde tatlı bir gülümseme olur rahmetlilerin. Donmadan önce tüm kasları gevşer ve ılık ılık yavaşça ruhlarını bırakıverirler. Bu sıcaklık hissiyle huzur kaplar içlerini ve öyle terk ederler bu diyarı". Gözlerimin dehşetle açıldığını hissediyordum ama gördüklerim yavaşça karanlığa karışıyordu. Sesler de boğuklaşırken Güven Dayı sakin ve sıkıcı ses tonuyla anlatmaya devam ediyordu "Hala da her bayram ziyaretime gelirler sağolsunlar, elimi öperler. Pek hayırlıdır kayıp ruhlar...". Sesler ve görüntüler artık tamamen kaybolmuştu.

Babayı kurtulacaksın...

20131126

Derin Sularda Bir Gezinti

Arka planda çalınız: "A.R. Rahman - Mausam and Escape"

Karanlığın ortasında ufukta mavi bir çizgi olarak belirdi ve yaklaştı gökyüzü. Bulutlar aceleleri olmadan birbirlerinin içinde dolanıyordu. Hızla aşağı düşen, kurşun renkli ve sivri uçlu bir koza bulutların içinde ufak bir girdap yarattı. BuG şimdi bulutların içinden geçmiş, altındaki kahverengi tonlarındaki labirentin ortasında göz kırpan kırmızı ışığa doğru hızla yaklaşıyordu. Sıfır noktasında varıp yere çakıldığında şaşırtıcı bir sessizlikle toprağa gömüldü.

Kitinle kaplı gövdesini esneterek yumurtasını kırdı ve düştüğü yerde yarattığı ufak kraterden çıktı. Pompaladığı hava ile katlı olan kanatlarını açtı, hızlıca havalandı. Yüzlerce ufak gözü ile çevresini taradıktan sonra duvardaki ufak bir kanalizasyon borusundan içeri girdi. Duvarı geçtiğinde içeride köpekbalıkları ve balinaların hakim olduğu bir su altı manzarasıyla karşılaştı. Köpekbalıkları balinaların etrafında bir çoban köpeği gibi turlar atıyor, onlara gardiyanlık yapıyorlardı.

Gözüne kestirdiği bir köpekbalığına doğru kırık bir çizgi üzerinde ani manevralarla ilerledi. Bu dev balıkların yanında ufacık kalmasının avantajını da kullanarak köpekbalığının ensesine kondu. Abdomeninin ucundaki iğneyi usulca köpekbalığına batırdı ve onlarca yumurtasını içeri boşalttı. Yumurtalar köpekbalığının omuriliğine tutunup sinir sistemine karıştılar ve kısa bir sürede kontrolü ele geçirdiler. Kafası bulanıklaşmaya başlayan köpekbalığı BuG'ın da yönlendirmesiyle diğer köpekbalıklarını tehdit olarak görmeye başladı ve saldırıya geçti. Bu beklenmeyen saldırı karşısında kısa süreli bir karışıklık yaşandı. Saldırgan köpekbalığı arkadaşları tarafından parçalarına ayrılırken BuG farkedilmeden balinalardan birisinin içine girmeyi başarmıştı.

Balinanın içi dışarıdan göründüğünden çok daha genişti. Duvarların istiflenmiş kutulardan örüldüğü, kat kat tünellerden ve köprülerden oluşan karmaşık bir yeraltı şehriydi burası. Karaborsadan edinmiş olduğu yönlendirme yazılımını çalıştırınca solunda duran tünellerden birisi neon mavisi ile parlamaya başladı. Tünele girdi ve neon işaretleri takip ederek onlarca tünelin kavşak noktası olan geniş bir salona çıktı. Salonun ortasında çeşitli egzotik çiçeklerle dolu bir bahçe bulunmaktaydı. BuG hayalkırıklığına uğradı; "Burada bir tane giriş olması gerekiyordu, Amazon Ormanı değil!" diyerek iç çekti.

Bir süre bahçe üzerinde süzüldükten sonra siyah bir orkidenin üzerine kondu. Ağız kısmından fırlattığı fiberler ile çiçeğin nektarına ulaştı ve çekmeye başladı.


** Sert Adamlar Arşivi'ne hoşgeldiniz **
0110000101101100011011000111100101101111
0111010101110010011000100110000101110011
0110010101100001011100100110010101100010
0110010101101100011011110110111001100111
01110100011011110111010101110011........


"Bu değil.." BuG hızla bağlantısını kesip tekrar havalandı. "Ortalığı karıştırmak için bahçeyi porno arşivleri ile süslemek gerçekten iyi bir fikir". Bahçedeki bütün çiçekleri deneyecek kadar zamanı yoktu. Alacalı renklerde, kadife dokulu bir çiçeğe doğru yönlendi. Çok geçmeden bunun da bir "snuff" arşivi olduğu anladı ve bağlantısını kesti. Saati kontrol etti, zamanı iyice azalmıştı. Hızlıca bahçeyi tararken kuytu bir köşeye sıkışmış, solgun bir papatya gözüne çarptı. "Yok, bu kadar da klişe değillerdir?" diye düşündü. Fazla seçeneği olmadığına karar verip papatyanın üzerine kondu, bağlantısını kurdu ve indirmeye başladı. "Kutsal Kase'nizi buldum!" dedi içinden, şansı yaver gitmişti. Papatya yavaşça soluyor ve küçülüyordu.

BuG istediğini almıştı, çıkış prosedürünü başlattı. İçinde bulunduğu sanal gerçeklik üçgen yüzeylerle kaplanıp detaylarını kaybetmeye başladı. Nesneler basit geometrik prizmalara dönüştü. Geldiği yöne, gökyüzüne doğru yükseldi.Yükseldikçe gökyüzü maviden siyaha, bulutlar da ızgara şekline döndü. Tam her şeyin karanlığa gömüldüğü anda gözünü loş florasanlarla aydınlatılmış odasında açtı.

Koltuğunda doğruldu, kulağının arkasındaki soketten hafıza kartını çıkarttı. Kartı bir tablet bilgisayara yerleştirdi. Tablette eski görünümlü bir film oynamaya başladı. Başrol oyuncularının isimlerinden sonra filmin adı ekranda göründü:

CHIBA CITY BLUES


Tüm Chiba City sakinlerine sevgilerle

20131113

"Neyse abi, ben sonra geleyim..."

Uzun bir aradan sonra Bay Mor Feus ile Rüya Tabirleri köşemize devam ediyoruz. Bugün bizzat benden bir rüya:

Gecenin bir vakti kapı çalındı. Gittim açtım, kapıda bir çocuk. "Abi.." dedi, durakladı. İçeriye doğru bakar gibi yaptı, "Neyse abi, ben sonra geleyim. Alarmın çalıyor, uyanıyorsun şimdi" dedi, saatimin alarmına uyandım. Ne diyecekti acaba?

Sevgili ben,
Bütün gece burunsal tıkanmalar yaşadın, oksijen eksikliği halüsinatif etki yapmış olsa gerek. Bir gecede 10 küsur kabus/rüya gördün, umarım bu sonuncusudur. Yani tamam, uyandın ama, dikkat ettiysen "Sonra geleyim" demiş herif. Gündüz gündüz gelmesin, ayakları ters şekilde? Yanında tuz ve kuru kayısı taşı. (Kuru kayısı peklik için)


20121017

Yaş 31

Elinin altında kabardığı zaman
kalbin heyecandan, kendi yanaklarını
okşamaya başlarsın. Git-gellerden
yorulup aklın bir köşede duraklar. Ve
sonra titreyip sarsılarak boş
boş bakarken bulursun kendini. Bir nefes
aldıktan sonra huzurla gevşer ve
yavaşça arkana yaslanıp yıllardan
otuzbirinin bitmesi ile yüzünde
hayatının macerasına daha yeni başladığını belirten
bir tebessüm ile uykuya dalarsın.

Süpersonik dostum Sinan'a,
Nice 31'lere.. 31 yaşlara yani.

20121003

Mesai Yamaşita Kombamba


Sevdiğiniz bir işi seçin, böylelikle hayatınızda bir gün bile olsun çalışmak zorunda kalmamış olursunuz. -Konfuçyüs

Sevdiğin işi yapma demiyorum, yap. Ama hobi olarak yap. -Hayat Şartları

20101221

Kendi Tadına Bakan Adam

Bir çok insandan birer ikişer ısırık almıştı,
Ağızda eriyen, çok güzel tadı olanlar da vardı,
midesini bulandırıp kusturanı da.

Kendisinden de bir çok ısırık alan olmuştu,
Çok beğenip ikinci ısırığı alan da vardı,
ağzındaki lokmayı yüzüne tüküren de.

Bir gün tüm bu karşılıklı tadımlardan sıkıldı,
restorandan çıktı ve karşıdaki tepeye tırmandı.
Oraya daha önce kimse çıkmamıştı, yapayalnızdı.
Burası artık onun kendi tepesiydi, bayrağını dikti.

Günler geçti ve acıktı, etrafta ısırık alacak kimse yoktu.
O ana kadar tanıdığı kimsenin düşünmediği bir fikir geldi aklına:
Kendi tadına bakacaktı!

İlk ısırık hep kalpten alınırdı, adeti bozmadı.
Bir çok kalbin tadına bakmıştı, kendisininkinin tadını çok merak etti.
Dişlerini kalbine geçirdiğinde anlamsız bir boşluk hissetti.

İkinci ısırık vücudundan bir parça, kişiye göre tam olarak neresi olacağı değişir.
Onun sevdiği kısım bileklerdi, el bilekleri.
İki bileğinden de kocaman ısırıklar aldı, kendini pis hissediyordu.

Son olarak beyinden bir parça alınırdı.
Daha önce kimsenin beyninin tadına bakmamıştı,
onun beynini de ısıran olmamıştı.

Zaten o restoranda çok az sayıda insan beyin tadacak kadar ileri gitmişti.
Tadanlar da genellikle tükenene kadar birbirlerini yiyip bitirmişlerdi.

Bir anda farketti ki,
Kendi beynini ısıramazdı... Bu anatomik olarak imkansızdı.

Kısa bir süre sonra o tepede açlıktan ölüverdi.