20150720

Renkler, bi susun


Uykum var, ama uyumam yok. Okumam var, ama yazmam yok der gibi. Yine zararsız ve ucuz yoldan gerçekle hayal arasındaki asma katta sıkıştım. Gerçeği görüyorum ama gözlerim hayalde.

Gözlerim açıkken göremiyorum, kapatınca her şey çok net. Retinamdan ışığın geçişini çeşitli duyularla hissediyorum. Maviler kadifeye dokunur gibi huzur verici, Kırmızlar ise bir zımparanın açık yarana sürtmesi gibi can yakıcı. Beyaz, vanilya tadında ama çok şekerli, mide bulandırıcı. Siyah'ta da karanfilin verdiği acı bir ferahlık var.

20150715

Sıcaktan

Yemyeşil ağaçların ve simsiyah asfaltın kesiştiği bir noktada, bizi o sümük gibi yapışkan ve alerjik polenlerden koruyan hava geçirmez camların arkasında, soluyacağımız havayı temizlemesi gereken genzi balgamlı havalandırmanın altında, belimi iki yerinden sakatlayan ergonomik sandalyemin üstünde, günümün bir sekiz saatini daha paraya dönüştürüyordum. İçerideki hava artık katı hale geçmiş, ciğerlerime dolmakta güçlük çekiyordu. Ter bezlerim her an patlamaya hazır bir ergen gibi tetikteydiler.

Yanımda bir adam belirdi, sadece gözümün yanıyla baktım. Göz teması gereksizdi uzun zamandır, monitör yeterliydi iletişim için. “Klimayı açayım bari, sıcaktan beynin sulanmış senin” dedi. Klimanın düğmesine bastığında kibar ve melodik bir bipleme sonrasında tavandaki deliklerden ince ince gökkuşakları süzülmeye başladı. Renkler içimizden geçip giderken tüylerim diken diken oldu.

Teşekkür etmek için adama döndüm, gülümsemesi kulaklarına vardı. Deyim olarak değil, gerçekten. Ağzının iki kenarı yavaş yavaş kulaklarını geçti ve sonunda kafasının arkasında birleşti. Kafası bu yatay çizgide ikiye ayrıldı, çenesi ve geri kalan tüm vücudu bir balon gibi yavaşça sönmeye başladı. Minicik, havası gitmiş ve kafasının üst yarısı olmayan bir adamcık yerde yatıyordu şimdi. Üst kafa ise yarım ağızla sırıtarak (hayır, bu da deyim değil, sadece üst yarısı olan bir ağız) havada bir UFO gibi asılı duruyor ve gözlerini kırpmadan bana bakıyordu.

Yavaşça uzaklaştım masamdan. Uçan yarım kafa mesafesini koruyarak arkamdan gelmeye devam etti. Hızlıca lavaboya girip kapıyı arkamdan kilitledim, kapının dışından yumuşak bir çarpma sesi geldi, sonrası sessizlik. Neyse, atlattım diye düşündüm. Heyecandan gelen çişimi yapmak için pisuvara yanaştım. İdrarımın koyu rengine bakarken az su içmişim bugün diye geçirdim içimden. O sırada omuzumda bir karaltı hissettim yine. Başımı çevirdiğimde yarım kafa ile göz göze geldik. Yavaş yavaş yükseldi ve bakışlarını omuzumdan aşağı çevirdi.

Ben de aynı yere, önüme baktım. Pisuvarda biriken idrarımın daha da koyu bir renk almaya başladığını fark ettim. Git gide yoğunlaştı, iyice karardı ve kabarmaya başladı. Bir el şeklini alarak yoğun bir sıvı halinde yükselmeye devam etti. Geri çekildim, fermuarımı toparladım. Sıvı git gide ağırlaşıyor ve genişliyordu. Pisuvar çatırdamaya başladı, kısa sürede dayanamadı ve parçalanarak LAAAAPS! diye yere düştü.

Artık simsiyah olan sıvı saçılmadı. Büyük yumuşak bir pilates topu gibiydi ve büyümeye devam ediyordu. Yavaş yavaş şekil almaya başladı, "Oha lan, Terminatör gibi oldu" dedim içimden. Omuzumun üstünde havada duran yarım kafa bir kaç tür etrafında döndükten sonra şekillenen figürün üstünde durdu. Vücut bulan sıvıya dokunduğunda iki cıva damlası gibi birleştiler ve adam artık tek parça olarak karşımda duruyordu.

“Bu sefer ellerimi yıkayayım bari” dedi, ellerini yalap şalap yıkadıktan sonra ceketine kurulayıp kapıdan çıktı gitti.

20141203

Olivır


Olivır gazetecide gördüğü sanat dergilerinin kapaklarına hayranlıkla bakıyordu ama yazılanların hiç birini anlamıyordu. “Aşk ve beden deviniminin ruhsal kaosu” Olivır’ın kafasında herhangi bir kıvılcım çaktıramıyordu. Fakat merakına da karşı koyamıyordu. Bir gün parasını biriktirip bu sanat dergilerinden birisini aldı ve bütün gece sabaha kadar okudu, anlamaya çalıştı. Sabaha karşı derginin sayfaları arasında sızmış, salyaları cildin ortasında küçük bir havuz oluşturmuştu.
İşe gitmek için kurduğu alarm tam da Olivır’ın REM uyksunun ortasında çaldı. Derin uykusunun ortasında uyanan Olivır’ın oracıkta bilinçaltını tutan kabuğu çatladı ve bilnçaltı bilinçüstüne aktı. Bir anda algıladığı renk tayfı iki katına çıkan Olivır ne olduğunu anlayamadı. Kafası suya dökülmüş benzin gibi rengarenk dalgalardan oluşan bir yüzey gibiydi.

Elindeki üç beş eşya, oyuncak araba kolleksiyonu, ne varsa sattı, yanına biraz kumanya ve bir çift kürek alıp Avustralya’ya ruhsal bir yolculuğa çıktı. Hayatında aradığı mutluluğu ve aşkı bildiği fiziksel boyutlarda değil, farklı ve gözle görülmeyen, kalple hissedilmeyen boyutlarda aramaya karar verdi.

Önce bir kanguru ile hareketli zıp zıp bir ilişki yaşadı. İlişkilerinin beşinci ayının yetmiş ikinci saatinde çılgın bir hıçkırma nöbeti sırasında onu bir okaliptüs ağacı ile aldattı. Bu olaydan sonra bunalıma giren Oliver, ekmek bıçağı ile hayata altı yerinden küstü. Taa ki üç yıl sonra bir buharlı trenle huzuru bulana kadar. Şimdi Oliver küçük lokomotifleri ile yaşadığı, pembe mantarlı sıcak bir yuva kurdu kendine. Arada ekmek arası mektup yazıp yollayın, çok mutlu oluyor.

- SON -

20140911

Ü.J.K.Ç.


Saçların kapatıyor suratını,
Kim ne yapsın senin ölü atını?
Geceleri uyku uyutmuyorsun,
Kaçırdın bütün ağzımızın tadını.
 ***
Defol git Manyak!
Ürkütücü Japon kız çocuğu
 ***
Vakitsiz ölmüşsün, anladık.
Mezarını da aradık, bulamadık.
İntikam alacaksın diye gerdin bizi,
Sinir hastası olduk, bunaldık.
*** 
Aniden belirip durma hayvan!
Ürkütücü Japon kız çocuğu
 ***
Yalın ayak sulara basıyorsun,
Pis pis halıları ıslatıyorsun.
Motoru bozucan bir de onu çekicez,
Neymiş, Araf’ta dolanıyorsun.
*** 
Basma halıya ulan!
Ürkütücü Japon kız çocuğu.

Ayrılma Isısı


içimdeki boşluk büyüyor,
sen kapıdan çıkarken.
sıcaklığın tenimde yayılıyor,
sen sularda boğulurken

bir damla yaş dökmedim,
tek eksiğim var o günden.
seni bir kez bile göremedim,
fotoselli sifon yüzünden.